Sağcı dinci ideolojilerin muhtevasını temin ettiği siyasal iktidarlar memlekette hiçbir zaman gerçek “bir demokrasi kültürünün” yeşermesini istememişlerdir. Yine, demokrasi ve hukuk devleti vurgusunu istasyona gelinceye kadar en yetkin şekilde yapmalarına rağmen, maksat hâsıl olduğunda, gerçek ayarlarına dönerek, yönettikleri toplumları “korku imparatorluğu” gölgesi altında bırakarak, temel hak ve hürriyetleri de tırpanlamışlardır.
Hukuk devletinin ilkeleri ve demokrasi mekanizmasıyla iktidara gelen demagog siyasetçiler, arabesk kültürün yön verdiği toplumları yine en hassas oldukları noktalardan, mukaddes duygu ve değerlerden aşındırarak, kendi ideolojik ve düşünsel arka planları çerçevesinde suiistimal etmektedirler. İşte demokrasi, sandık, seçim, oyun kutsallığı ve milli irade ile egemenlik gibi kavramları ambajlayarak yönetime gelen popülist siyasal hareketler, en son kertede otokrasiye, totalitarizme ve teokrasiye kaymaktadırlar.
23 yıldır…
Türkiye’de “muhafazakâr demokrat” olduklarını savlayan bir siyasî erk işbaşında…
Şöyle baktığımızda…
Ülkeler siyasî iktidar tarafından yöneltildiğine göre, bir memlekette yaşanan olumsuz olaylar ve gelişmeler siyasî iktidarın uhdesinde olan konu başlıklarıdır. Demek istediğim, eğer, ekonomide bir daralma yaşanıyor, enflasyon düzeyi günbegün artış seyrediyor, hanehalklarının bütçeleri bırakın ayın sonunu, en temel ihtiyaçlara bile yetemeyecek duruma gelmişse burada yanlış giden bir şeyler vardır.
Tedbir alınması gerekir.
Yine…
Sosyolojik yapımızdaki değişmelerden de siyasî iktidar mesuldür. Yani moral değerlerimiz erozyona uğramış, aşınmış, yine toplumun genelinde bir mutsuzluk, boşvermişlik, kayıtsızlık hâli zuhur etmiş ve bu da insanlarımızın birbirine gittikçe yabancılaşmasına ve kayıtsızlaşmasına yol açmışsa…
Çanlar çalıyordur. Bu bağlamda yine siyasî iktidar önlem almak için hiç zaman kaybetmemelidir.
* * *
Ama son yıllarda bizim ülkemizde gördüğümüz daha çok, hakikatlerden uzak bir “gündem belirleme” ve bunun üzerinden toplumun “kutuplaştırılması”. Bu bağlamda iç siyaset alanında da dış siyaset alanında da yapılan değerlendirmeler ve halkımızın yaşanan gelişmelere etki-tepkisi genellikle ideolojik mahallerinin kabulleri çerçevesinde oluyor. Türkiye’deki şansızlık memleketimizin uzun yıllardır sağcı partiler tarafından yönetilmesine rağmen, bir buhrandan geçen ülkenin o anki sosyo-ekonomik yapının insanları bunaltmış olmasından ötürü, kendilerini kurtarıcı bir partiye kaptırmaları yönünde oluyor.
Bu bağlamda…
Türkiye’nin toplumsal anlamda değer aşınması yaşamasının…
Mafyanın metropol diyebileceğimiz büyük kentlerimizde cirit atarak, kuralsızlığa neden olması…
Memlekette sanal kumarın ve bahisçiliğin insanlar nazarında “tutunulacak dal” olarak görünmesi…
Sahte içkilerin, kaçak tütünlerin, insanların “sağlıklarına” direkt tehdit oluşturması…
Sokak çetelerinin çocuklarımıza çengel atmaları…
Fuhuş, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, gasp gibi ahlâksızlıkların normal şeylerden olduğu bir toplumsal kanıksanmışlık…
Kadına şiddet ve kadın cinayetleri…
Çocuk işçiliği…
Çok uzatmaya gerek yok. Bunlardan kim mesuldür? Öyle uzmanlık isteyen bir sual değil bu. Eğer bir ülke siyasi partiler tarafından kurulan siyasal erk tarafından idare ediliyor, dönem dönem yaşanan ve tecrübe edilen pozitif değişmeler ve ilerlemeler siyasî iktidarın hanesine yazılıyorsa…
Bu bağlamda…
Devlet ve toplum içinde yaşanan zafiyetlerden de o ülkeyi yönetenler sorumludur. Ama Türkiye’de yüksek rakımlı yerlerde koltuğun lüksüne kendilerini kaptıranlar, bu yaşanan olumsuz hadiselerin omuzlanmasına yanaşmazlar. Ve genellikle sorumluluk almaktan imtina ederler. Türkiye’de en kıymetsiz olgu, insan canıdır. Bunu memleketimizdeki pek çok gelişmede deneyimledik. Hâlbuki siyaset kurumu, acıları ve elemleri hafifletmek, insanlara huzurlu ve mutlu bir gelecek temini adına hizmet etmek durundadır.
* * *
Fransız sosyolog Emile Durkheim…
Bireyin toplumla bağının koptuğu an ve durumlara “anomi” adını vermiştir. Kısacası buna “kuralsızlık” demek daha doğru olur. Değerlerin belirsizleştiği, ortak kuralların yok olduğu bir ortamda, yerde, çevrede bireyler yalnızlaşır ve toplumun toplum olma ruhu yani harcı da çözülmeye başlar.
Bu bağlamda, Nietzsche, modern insanın ahlâkî değerlerden uzaklaştıkça bir tür çürüme yaşayacağını vurgulamıştır.
Değerli okuyucular…
Kuralsızlık…
Deregülasyon…
Çürüme…
Lümpen proletaryalaşmanın hız kazanması…
Tüm bunlar, bir toplumdaki adamsendeciliği, vurdumduymazlığı ve kayıtsızlığı besler. İnsanlar yaşanan hukuksuzluklar karşısında, tanıklık ettikleri haksızlıklar karşısında yaşadıkları hayalkırıklıklarından dolayı devlete karşı bir güvensizliğe düşerler. Görüyorsunuz, televizyonlardaki ve gazete sayfalarındaki nahoş olay ve hadiseleri… Toplumumuzda belki de daha önce hiç cereyan etmediği kadar cinnet hâli var. Öldürme olayları… Trafik magandalarının “diğerlerine” had bildirmeleri… Ekonomik olarak durgunluk yaşayan ülkemizde, dar gelirlilerin yaşam savaşımında gün geçtikçe varlık yokluk içinde bir “yerlere” savrulmaları… Gençler, genç insanlarımızın daha 20’li yaşlarda ya uyuşturucu- madde bağımlısı olmaları ya da “kolay para kazanma-edinme” yollarına tevessül etmeleri…
Bunlar ülkemizdeki “değer aşınması” sonrasında yaşananlar…
Güvenin azaldığı, insanların geleceklerinden anbean umutlarını kestikleri, nefes alıp verdikleri topraklarda yarınlarına yönelik güzel ve olumlu hayaller kuramadıkları bir kaos ortamında;
Ortalık, mafya örgütlerine, insan tacirlerine, uyuşturucu kaçakçılarına ve baronlarına kalıyor.
İşte bu yüzden, uygarlık ailesinden ayrı kalmamak için, kesinlikle ne “demokrasiden” ne de “hukuk devletinden” ödün verebiliriz. Bu bağlamda, ağır çalışma koşullarının verdiği bezginlik ve bitkinlikten ve yine ülke rejiminin insanlarımızı yıldırmasından ötürü vatandaşlarımızın gittikçe “apolitik” bir duruma dönüşmeleri, yarınlarımızı düzlüğe çıkarmada menfi etkiye neden olacaktır. Daha fazla ses çıkarmak, bilinçli bir şekilde sivil toplum örgütlerinin içlerinde yer almak, gelecek dönemlerde “dövünmemek” adına elzemdir.