Emperyalizmin şekillendirdiği küresel sömürü düzeninde, enerji ve maden kaynakları sadece ekonomik bir kazanç olarak değil, küresel hâkimiyetin sağlanması için stratejik bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu kaynakların kontrolü ile hem devletler hem küresel piyasalar hem de finans kaynakları kontrol edilmektedir. Çünkü bu kaynaklar, başta sanayi üretimi olmak üzere askeri ve teknolojik kapasitenin geliştirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu durum, ithalatçı ülkeleri dışa bağımlı ve daha kırılgan hale getirirken, sahip olan ülkelere ciddi avantajlar sağlamaktadır. Özellikle bu kaynakların kontrolü küresel efendilere sadece ekonomik kazanç değil, aynı zamanda siyasi baskı, ambargo gibi yaptırım imkânları da sunmaktadır. Böylece bu kaynaklar üzerinden kurulan hâkimiyet hem stratejik bir avantaj sağlamakta hem de baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Bu durum, enerji ve değerli maden kaynaklarına sahip olmayı veya kontrol etmeyi ekonomik bir kazanç olmaktan çıkarıp, jeopolitik ve stratejik bir güç unsuruna dönüştürmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde bu kaynaklar, devletlerin teknolojik gelişimini, ekonomik gücünü, siyasal etkinliğini ve ulusal güvenliği gibi birçok alanı doğrudan etkilemektedir. Geçmişten bugüne her dönemde stratejik önemi olan kaynaklar üzerinden yaşanan küresel güç mücadelesi, ne yazık ki bugünde şiddetini artırarak devam etmektedir. ABD, Çin Rusya gibi gelişmiş ülkelerin merkezde olduğu bu güç mücadelesinde, çok uluslu küresel şirketler başı çekmektedir. Özellikle ABD, Kanada, Avrupa, Rusya ve Çin merkezli bu şirketlerin sahip oldukları sermaye gücü, teknolojik kapasiteleri ve küresel ilişki ağları dikkate alındığında birçoğunun devletler üstü olduğu görülmektedir. Yapılan araştırmalar, bu şirketlerin küresel etkinliklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Örneğin 1988 yılında kurulan ve Çok Uluslu Varlık Yönetimi Şirketi olan BlackRock’un yaklaşık 12 trilyon doları yönettiği tahmin edilmektedir. Bugün gelinen noktada küresel şirketlerin sahip olduğu bu devasa ekonomik güç, insanlık açısından ciddi ve çok boyutlu riskler oluşturduğu belirtilmektedir. Bu güç yoğunlaşması, demokratik karar alma süreçlerini zayıflatarak siyaseti, hukuku ve kamu politikalarını çoğu zaman toplum yararına değil, şirketlerin çıkarları doğrultusunda şekillenmesine yol açmaktadır. Sahip oldukları ekonomik gücü lobi faaliyetleri ve finansal baskı aracı olarak kullanan bu şirketler, ulus devletlerin egemenlik alanlarını daraltmakta, gelir adaletsizliğinin derinleşmesine ve sosyal devlet anlayışının çökmesine neden olmaktadır. Bununla birlikte çevre ile ilgili yasal düzenlemelerin bu şirketler lehine gevşetilmesi, küresel ölçekte telafisi zor sonuçlar doğurmaktadır. Küresel şirketlerin denetimsiz büyüyen bu ekonomik gücü, yalnızca ekonomik sistemi değil, toplumsal barışı, çevresel sürdürülebilirliği ve insanlığın ortak geleceğini tehdit eden boyutlara ulaşmıştır. Bu şirketler, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde yaptıkları yatırımlar ile elde ettikleri gelirlerin büyük bir kısmını, gelişmiş ülkelere aktarmaktadır. Ancak bu gelirlerin çok az bir kısmı, yatırımların yapıldığı ülkelere bırakılmaktadır. Bu tablo, hem ülkeler arasındaki ekonomik eşitsizliği hem de paylaşımdaki adaletsizliği derinleştirmekte ve birçok ülkeyi kaynaklarına el konulmuş modern sömürgeye dönüştürmektedir. Kaynak laneti olarak adlandırılan bu durum, yapısal sorunları her geçen gün derinleştirmektedir. Sonuç olarak; sanayi devrimi ile birlikte başlayan enerji ihtiyacı, küresel efendileri harekete geçirmiştir. Önce kömür ihtiyacının karşılanması için kömür ocaklarının olduğu bölgelere el konulmuştur. Daha sonra içten yanmalı motorların keşfi ile birlikte petrol önemli bir enerji kaynağı haline gelmiş ve bu sefer petrol kaynaklarının olduğu bölgeler işgal edilmiştir. Bugün, doğalgaz, petrol ve nadir toprak elementlerinin önem arz etmesi ile birlikte bu kaynakları ele geçirme mücadelesi verilmektedir. Irağın işgali, Suriye ve Libya’daki kaos, Ukrayna-Rusya savaşı ve son olarak Venezuela devlet başkanının alınması, İran’a yönelik tehditler, Trump’ın Grönland’ı istemesi, her ne kadar farklı gerekçeler öne sürülse de temel amaç bu ülkelerdeki kaynaklara el koyma operasyonudur. Çünkü küresel efendilerin hedeflediği yenidünya düzeni ve hâkimiyetlerini pekiştirmenin en kolay yolu bu kaynakları ele geçirmek ve diğer ülkeleri bağımlı hale getirerek sömürmekten geçmektedir. Bugün birçok ülkede çok uluslu şirketlere verilen petrol, doğalgaz, maden arama ve çıkarma ruhsatları dikkate alındığında olayın vahameti daha net anlaşılmaktadır. Bu nedenle enerji ve maden kaynaklarının millileştirilmesi her ulus devlet açısından hayati önem arz etmektedir. Bununla birlikte yapılacak yasal düzenlemeler ile kamu denetiminin etkin hale getirilmesi uzun vadeli ve bütüncül bir stratejiyle konunun ele alınması, hem paylaşımdaki adaletin sağlanması hem de toplumların geleceği açısından önemlidir. Aksi takdirde hem sahip olunan doğal kaynaklar kaybedilecek hem de küresel efendilerin haydutluğundan ve uyguladıkları orman kanunlarından herkes payına düşeni alarak onların modern kölesi olarak yaşamaya devam edecektir…
Prof. Dr. Mehmet Çavaş
Toplumsal analizleri ve özgün bakış açısıyla ajansımızın vizyoner kalemlerinden biri.
Tüm Makaleleri Görüntüle