Son yıllarda Türkiye’nin en ağır gerçeklerinden biriyle yüz yüzeyiz:
Çocukların çocukları öldürdüğü bir karanlık.
Henüz bıyığı terlememiş yaşlarda; bıçakla, satırla, tabancayla can alan çocuklar… Okul çantasında kitap olması gereken ellerde silah, kalpte merhamet yerine öfke var. Kimi “bir bakışa sinirlendim” diyor, kimi “grubuma laf etti”, kimi de sadece “korkutmak istemiştim”.
Ama sonuç değişmiyor:
Toprağa giren çocuklar, ömür boyu yanan aileler. Bu çeteler çoğu zaman sokakta, bazen okul çevresinde, bazen de sosyal medya üzerinden örgütleniyor. Tehdit mesajları atıyor, videolar çekiyor, şiddeti bir güç gösterisi olarak sergiliyorlar. En korkutucu olan ise şu cümle:
“Nasıl olsa çocuğum, bana bir şey olmaz.”İşte bu cümle, çöküşün itirafıdır.
Bu çocuklar sadece suç işlemiyor; aynı zamanda bir sistemin aynası oluyor. Ailenin, okulun, toplumun ve ekranların aynası… Çünkü hiçbir çocuk tek başına canavarlaşmaz. Ona bu yolu “normal” gösteren bir zemin vardır. Ve o zemin çoğu zaman ekranlarla döşenir.
Bir toplum, çocuklarına neyi izletiyorsa geleceğini de ona göre inşa eder.
Bugün ekranlarda ve sosyal medyada parlatılan şey şiddetin makyajlanmış hâlidir. Çeteleşme, zorbalık, mafyavari yaşam tarzları “delikanlılık” adı altında sunuluyor. Oysa bu bir yalanın en tehlikeli biçimidir. Hiçbir dizi; zorbalığa uğrayıp sessizce ağlayan çocuğu, eve kapanan genci, “Ben neyi yanlış yaptım?” diye kendini suçlayan masumları göstermez. Çünkü merhamet reyting getirmez; şiddetin estetiği getirir.
Televizyon dizilerinde, dijital platformlarda ve kontrolsüz sosyal medyada; silah taşıyan, tehdit savuran, korku salan karakterler “kahraman” gibi lanse ediliyor. Genç zihinlere şu mesaj fısıldanıyor:
Güçlü olmak için acımasız ol. Saygı görmek için korkut.
Oysa delikanlılık; elindeki gücü tutabilmektir.
Delikanlılık; öfkesini dizginleyebilmek, haksızlığa bulaşmamaktır.
Delikanlılık; annesinin başını eğdirmemek, bir çocuğun canını korkutmamaktır.
Bizim kültürümüzde delikanlılık; mazluma kol kanat germektir.vakar taşımaktır. Ama bugün gençlere rol model olarak sunulan şey; merhametsizliktir.. Bunların hiçbiri masum değildir.
Maneviyat, bir toplumu ayakta tutan görünmez bir duvardır. O duvar yıkıldığında; kanunlar gecikir, polis yetişir ama vicdan yetişmez. Şiddetin sıradanlaştığı bir yerde, hayat ucuzlar. Hayat ucuzladığında ise herkes biraz daha güvensiz, biraz daha yalnız olur.
Hiçbir anne, hiçbir baba çocuğunun uyuşturucu kullanmasını istemez.
Hiçbir anne, evladının zorbalık yapmasını, bir başka çocuğun kalbini kırmasını, hele hele can almasını istemez. Bunu belki defalarca söylüyoruz: “Oğlum uslu dur.” “Kızım sakin ol.” “O senin arkadaşın.” Peki yetiyor mu? Yetmiyor. Çünkü söz, davranışla desteklenmediğinde çocuğun zihninde karşılık bulmuyor.
Bir yandan çocuğa sabrı öğretmeye çalışıyoruz, diğer yandan en ufak tartışmada bağırıp çağırıyoruz. Bir yandan “kızım sadelik güzeldir” diyoruz, öte yandan sosyal medyada lüks hayat pazarlayanlara hayranlıkla bakıyoruz. Bir yandan “oğlum helalinden kazan” diyoruz, diğer yandan kısa yoldan zengin olanları alkışlıyoruz. Bu çelişki çocuğun zihninde büyük bir boşluk açıyor. O boşluğu da çoğu zaman yanlış rol modeller dolduruyor.
Akran zorbalığı işte bu zeminde büyüyor. Önce alayla başlıyor. Sonra dışlamayla, küçük düşürmeyle devam ediyor. Ardından tehdit, şiddet ve çeteleşme geliyor. Zorbalık; güçsüzlüğün bağırarak gizlenmiş hâlidir ama çocuk bunu güç sanıyor.
Bugün görmezden gelinen bir alay, yarın bir bıçak olabilir.
Bugün “çocuktur” denilen bir tehdit, yarın geri dönüşü olmayan bir acıya dönüşebilir.
Güçlü toplum; bağıran, korkutan, gösteriş yapan toplum değildir.
Güçlü toplum; tutarlı olan, örnek olan, vicdan yetiştiren toplumdur.
Ve şunu unutmamak gerekir:
Ekranda alkışlanan her şiddet sahnesi, sokakta bir çocuğun kararmış kaderi olabilir.
Çünkü güçlü toplum; korku üreten değil, vicdan yetiştiren toplumdur.