İnsanoğlu doymuyor artık. Karnı doyuyor ama kalbi aç kalıyor. Evi oluyor ama huzuru yerleşmiyor. Kalabalıkların içinde dolaşıyor ama anlam bulamıyor. Çünkü asıl açlık sofrada değil, ruhun derinlerinde baş gösteriyor.
Çağımızın en sessiz fakat en yaygın hastalığı tatminsizlik. Sahip oldukça daha fazlasını isteyen bir insanlık… Daha çok para, daha çok ilgi, daha çok görünürlük… Fakat bu yoğun arayışa rağmen kalpteki boşluk bir türlü dolmuyor. Çünkü ruhun ihtiyacı, maddenin vaat ettiklerinde değil; aksine, hakikate yönelmediğinde açlık derinleşiyor.
Eski bir dervişe mutluluğun sırrı sorulduğunda verdiği cevap aslında bütün çağların özetidir: “Az iste, az konuş, az düşün; çok şükret.”
Bugün ise ne yazık ki çok istiyor, çok konuşuyor ama az şükrediyoruz. Sahip olduklarımız yetmiyor; yetmedikçe daha hızlı tüketiyoruz. Sosyologların “gösterge tüketimi” dediği olgu, artık gençliğin hayat kararlarını bile belirliyor.
Evlilik erteleniyor, yuva kurmak ağır geliyor. Ekonomik şartların payı elbette büyük; bunu kimse yadsıyamaz. Ancak salt para meselesi değildir mesele. Evliliğin bir yol arkadaşlığı değil, çoğu zaman bir vitrin yarışına dönüşmüş olması gençleri asıl yoran şeydir. Düğünler kutsal bir yola çıkıştan çok, devasa bir sahnenin dekoruna dönüşmüş durumda. Baby showerlar, cinsiyet partileri, konsept nişanlar… Artık neredeyse toplumsal bir ritüel değil, bir “zorunlu tüketim” döngüsü hâline geldi.
Hâlbuki bizim kültürümüzün özü böyle değildi. Peygamber Efendimiz sade yaşadı; sade ev kurdu, sade düğün yaptı. Onun “Nikâhın en hayırlısı külfeti en az olanıdır” sözü bugün daha da anlamlı.
Fakat biz, en sade olması gereken ibadetlerden birini bile gösteriye teslim ettik.
Toplumsal beklentiler ve sosyal medyanın bitmek bilmeyen dayatmaları gençleri dar bir köşeye sıkıştırmış durumda. “Evim yeterince şık mı?”, “Misafir gelirse eksik görünür müyüm?”, “Düğünüm başkalarınınkinden geri kalır mı?” soruları, mutlu bir başlangıcın bile önüne görünmez duvarlar örüyor. Böyle olunca iki insan hayatı paylaşmaya niyet etse bile masrafların gölgesi evlilik fikrini bile karartabiliyor.
Aslında modern insanın içindeki boşluk, ihtiyaçların karşılanmamasından değil; anlamın kaybolmasından kaynaklanıyor. Kalbin talebi vitrinin sunduğundan çok daha başkadır. Bu yüzden maddiyat arttıkça huzurun azalması şaşırtıcı değildir. Kur’ân’ın “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” ayeti, tam da bu çağın ruhuna işaret ediyor.
Geceleri ışıklar söndüğünde hepimizin içinden bir fısıltı yükselir: “Bu kadar çaba, bu kadar koşuşturma… Peki neden hâlâ eksik hissediyorum?”
İşte tatminsizlik tam da budur: Ruhun, insanı kendi hakikatine çağırma çabası. “Beni unutma” diyen ince bir ses…
Bu nedenle kaybettiğimiz en büyük hazine sadeliktir. Kanaat, modern dünyanın unuttuğu en kıymetli erdemdir. İnsan “yeter” diyebildiği an özgürleşir. O an, başkalarının bakışlarından değil, kendi özünden güç almaya başlar.
Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur: Hayatı sadeleştirmek, beklentiyi azaltmak, şükrü çoğaltmak. Çünkü huzur ne son model bir telefonda, ne markalı bir ayakkabıda, ne de abartılı bir törende bulunur. Huzur, insanın kendisiyle ve Rabbiyle barıştığı yerde yer bulur.
Eşyaların çoğaldığı, ruhların azaldığı bir çağda, belki yeniden hatırlamamız gereken en yalın cümle şudur:
Gerçek zenginlik, gönül tokluğudur.